Yandex.Metrica
Hoşgeldin! Lütfen giriş yap ya da kayıt ol.

Gönderen Konu: Belki Annem Ölmezdi - antikadam  (Okunma sayısı 105 defa)

0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi The Gangster

  • İleti: 1121
  • Cinsiyet: Bay
  • ♛ lil Probe'inn Team ♛
Belki Annem Ölmezdi - antikadam
« : 04 Mayıs 2017 11:08:02 »
Sizlere bugün, blog yazan bir abimin; her okuyuşumda kedere gark ettiğim bir hikaye/yazıyı paylaşmak istiyorum. Uzun olmasına rağmen tek okuyuşta bitirebilirsiniz.

not: Küfürlüdür. bu bölümde böyle bir yazı paylaşmanın uygun olacağını düşündüm. küfürler mazur görülsün zira çıkarılırsa hikayenin etkisi düşüyor.


- Belki Annem Ölmezdi -

Vedat, mahallemizin iyi çocuklarındandı. Her kavgamda yanımdaydı, cesur ve de gözü karaydı. Okuldan eve dönerken, elini omzuna atmasa, rahat etmezdi. Yıllarca birbirimizin tek dostuyduk Vedat'la. Sonra taşındılar bizim mahalleden. Aradan yıllar geçti. Ben de gittim mahalleden. Derken orta okul, lise bitti; üniversiteye başladım. Vedat'ı hiç unutmadım ama. Ne zaman kaldırıma otursam, gelir aklıma. Onunla hep kaldırımlarda oturduk biz. Derdimi dinler, elinden geldiğince yardımcı olurdu. Ben de, aynı şekilde. Mahalleden gittikten sonra bir türlü görüşemedik ama. Ne telefon kullanır, ne de kimseyi arayıp sormaz olmuş bizim Vedat. Aslanım, kardeşim, kankardeşim Vedat.

Geçen memlekete gittiğimde, akşam biraz hava alayım diye dışarı çıktım. Meydanda küçük bir çay ocağına oturdum. Etrafa bakındım öyle bi yarım saat. Kimseyi de bana eşlik etsin diye çağırmadım. Üç çay içtim. Tam kalkacakken “hala mı çay lan?’’ dedi biri. O esnada biri bana bu ses kimin diye sorsa, Vedat deme olasılığım yokken; tanıdım, bu ses onundu. Dönüp bakamadım bir süre. Vedat'ım, kardeşim sakal bırakmış mıydı acaba diye düşündüm. Onun da gözleri bozulmuş mudur benim gibi acaba, kareli gömlek mi giymişti, kol saati sevmezdik ikimizde; takmış mıydı acaba diye düşündüm. Ama bakamadım bir türlü. En son dönüp bakarken ’‘nerdesin lan it?” dedim. Ve gördüğüm, tahmin ettiğimden öte, içimde bir kıyamete yer oldu. On iki yılda bir insan, ne kadar uzaklaşabilir ki çocukluğundan? Vedat değil lan bu diye de düşündüm bir ara. Ama oydu. Bu gözler, onundu.

Saç, sakal karışmış. Üzerinde mavisi solmuş bir gömlek ve cebinde şu an adını hatırlamayadığım bir sigara vardı. Yiğidim, aslanım babam kadar yaşlanmıştı. İki adım atıp sarıldım kardeşime. On iki yıl sonra, çocukluğuma rastlayan bir adam, nasıl sarılıyorsa öyle! Ne kadar erkekse de, benimleyken gözyaşlarını tutamazdı Vedat. Ağlaya ağlaya “kardeşim” dedi, “hatırlıyor musun; bizim kapının önünde otururken bana intihar edelim dedin, gidip sizin damdan atlayalım demiştin.” Hatırladım ve belli etmemeye çalıştım. Çünkü çoğu zaman, Vedat'ın ne söyleyeceğini tahmin edebiliyordum. Şimdi olduğu gibi. Gözlerimi kaçırıp “şakaydı lan o!” dedim. Gülümsedi. Vedat, babam gibi gülümserdi hep. Bu yüzden konuşmak yerine izledim. Devam etti sözüne ; “siktir lan, ne şakası! Evet desem, atlayacaktık işte. Hata en sevdiğin bilyeleri de cebine koymuştun. Yalan mı amınakoyim, koymadın mı? ” dedi. Evet, haklıydı. O zaman evet dese, cebimde en güzel bilyelerimle atlayacaktık Vedat'ların damından. Ama o zaman çok iyi hatırlıyorum; “hayır” demişti, “yarın okul var.’'

Vedat cebindeki sigaradan yakıp ’'hah” dedi, “keşke o gün atlasaydık. Şimdi ne güzel; bu çay ocağında biz değil, sadece ismimiz olurdu. ” İşlerin yolunda gitmediğini anladım. Zaten halinden belliydi Vedat'ın. Ben yine de bozuntuya vermedim. Geçiştirmeye devam ettim. Ama o hala ıslak gözleriyle o günü anlatıyor, arada omuzlarıma dokunup çocukluğunun tozunu alıyordu. Ben, işlerin en fazla ne kadar kötü olabileceğini falan düşünürken, kalbime bir şey çarptı. Sendeledim. Ağladım. Meğer bir kulağım Vedat'taymış, dinliyormuşum farkında olmadan. Ve beni dümdüz eden o son cümleyi duydum:

“o zaman atlasaydık, belki annem ölmezdi.’'

Son sözünden sonra, Vedat’la bayağı yürüdüğümü, omzuma dokununca anladım. Dönüp yüzüne ”beni neden haberim yok lan?” der gibi baktım. İçimden bir şeyler gitti ama ağladığımı bilmesin diye boynumu büküp sigaramı yakmaya çalışıyormuşum gibi davrandım. En son ”bi yakamadın amınakoyim” dedi. Yüzüme bakıp ağladığımı görünce, ”işte bu yüzden haber vermedim” dedi, ”benim sana annemin öldüğünü söylememle, senin annenin ölmesi arasında fark yok. Bunu bildiğimden söylemedim. Anladın mı? ” Yine haklıydı Vedat. Çünkü Mahide teyzeyi ben annem gibi severdim. O benim de annemdi çünkü. Patatesli börekten fazla yapardı çünkü. Vedat’a nasıl kızıp bağırıyorsa, bana da öyle bağırıp çağırıyordu. Beni evladından ayrı tutmayan bir kadındı o. Önce bana sarılırdı, sarılmak istediği zamanlarda; Vedat’la aramızda bir farkın olmadığını anlayayım diye.

Bir keresinde kavga sırasında beni ”oğlum” diye çağırmıştı, hiç unutmam. Ağzından ve yüreğinden taşıyormuş gibi ama, adam gibi ”oğlum” dedi. Durdum öyle kavganın tam ortasından. Burnum kanamaya başlamış ama olsun, Mahide Teyze bana ”oğlum” dedi diye geçiyorum içimden. Azarladıktan sonra, ”doğru eve!” diyerek götüme avuç içiyle destekli vurmuştu. Ben sonra akşam onlara gidip ”anne” demiştim, ”Vedat’ı çağırsana.”



Ve şimdi o kadın artık yok. Kabullenemiyordum. Aslında kabullenemediğim şey, o gün Vedat’la birlikte ağlamamış olmaktı. Kardeşime kim sarılmıştı ki taziyede? Kim onu teselli etti? Ya da teselli edebildiler mi? Bunları düşünürken, bir yandan da içimden çocukluğumun ırmağına sokmuşum gibi ayaklarımı; çünkü Vedat’ın elleri omzumda duruyordu. Bu güveni ben on iki yıldır askıya almıştım, ne kötü! Sonra dönüp ”tamam lan, yeter amınakoyim. Amma ağladın ha karı gibi” dedi. Gülümsedim. Çünkü biraz daha devam edersem, yanımda koca adam gibi duran kardeşim, kaldırıma çöküp hüngür hüngür ağlayacak, biliyorum. Aklımda milyon tane soru var ama ya yine duvara çarparsam diye korktuğumdan soru da soramıyorum Vedat’a. Öylece de yürüdük, susarak binlerce şey anlattık birbirimize. En son dönüp ”Ayşe vardı, n’oldu?” dedim. Sustu ama gülümsedi. Piç gülümseyince ne de çok babama benziyordu. Gülümsemesi, iyiye işaretti. Ayrıca Ayşe, Vedat’ın mavi önlüklü aşkıydı. Eski arkadaşlarımdan duymuştum; hala Ayşe’yi sevdiğini ve artık Ayşe’nin de onu sevdiğini. Sigarasını yere atıp ayağıyla iyice ezdi. Sonra tekrar koydu ellerini omzuma. Gözlerini kısıp ”Mücahit” dedi, ”bir insanın, kadınını annesini sever gibi sevmesi nasıldır; bilirsin. Ben bunca zaman çürüdüm, yıprandım, hatta ölmek üzereydim. Ama Ayşe girdi sonra hayatımın kapısından.” Bu anı kaçıramazdım. Bir yerlere oturup kardeşimin heyecanla bir şeyler anlatmasını ve bununla keyiflenmesini izlemeliydim. Çöktük yine çay ocağının birine, iki çay söyledik. Devam etmesini gerektiğini anlayınca ”Ayşe, benim doğum günüm gibi oldu lan Mücahit. Beni evin kullanılmayan odasından alıp, balkona taşıdı gibi. Öptü beni, yeniden doğurdu.”

O kadar sevindim ki; oturduğumuz çay ocağında, çayları Mahide teyze getirecekmiş gibi hissettim. Kardeşimin yüzünün bu kadar güldüğünü görmeyeli on iki yıl olmuştu. On iki yıl; dile kolay! Bir yandan da Ayşe’nin o zaman neden Vedat’a yüz vermediğini, okul çıkışında yüzüne neden pet şişeyi fırlattığını anlamaya çalışıyordum. Bir yandan da gülümsüyordum. Farketmiş olacak ki, ” gülme lan eşşekoğlueşşek, seviyorum işte” dedi.

Mahide teyze, bir yerlerde bizi izliyor. Ve şu an iki oğlunun da yüzü gülüyordu, ne güzel. Göğe doğru bakıp, Vedat’ın da duyacağı şekilde ”annem” dedim, ”gördün mü bak; oğlun aşık olmuş da, bal damlıyor ağzından!”

Vedat, bu cümleden sonra durgunlaştı. Hata yapmadığımı ve onu üzmek istemediğini biliyordu. Ama yürek işte bu, dayanmıyor. İstiyor ki, çıkıp bir yerden bizi çağırsın da çayı evimizde içelim. Ama olmayınca olmuyor işte; hayat. Bir ara yine sustuk. Gözlerimin içine bakıp ”oğlum” dedi, ”annem, ölmeden önce seni sordu. Ama yoktun.”

Çenem ile omuzlarım arasında kalan kısma, bir yumruk yerleşti. Yutkunmaya çalıştım ama olmadı. Vedat’ın son söylediklerinden sonra, orada ölmek istedim. Kimsenin beni gömmeye ihtiyaç duymayacağı kadar, yerin dibine batmak istedim. Aklımda koca koca adamlar, Vedat’ın söylediği ”annem, ölmeden önce seni sordu. Ama yoktun.” cümlesini avaz avaz bağırıyorlardı. Nerde olduğumu, kiminle olduğumu ve saatin kaç olduğunu unuttum o an. Mahide teyzenin yüzünü hatırlamaya çalıştım. Sadece onu diledim o an. Dün görmüş gibi capcanlı hatırlamak istedim. Ama gırtlağımda giderek büyüyen yumruk, buna engel oluyordu.

Vedat, bunu bana söyledikten sonra ağladı. Ve ona sarılıp beraber ağlamak yerine, kafamı iki elimin arasına alıp bıraksalar günlerce sürecek halde kendimi küfürler ediyordum. En son Vedat, dayanamayıp sımsıkı sarıldı bana. Gırtlağımdaki yumruk soluk borumdan aşağıya doğru inmeye başladı.  Ağrısı az da olsa hafiflemişti. Diyecek hiçbir şeyim yoktu bu saatten sonra. Çünkü ölmeden önce beni görmek isteyen bir annenin yanında olmayacak kadar aciz bir insandım. Kendimden nefret ettim o an. İçimden ”keşke” dedim, ”hiç olmasaydım.” Birinin bunu başkasına söylemesiyle, kendi kendine söylemesi arasında, Mahide teyzenin ölmüş olması ve şu an yaşıyor olma ihtimali kadar uçsuz bucaksız bir fark vardı. Ve defalarca söyledim kendime. Keşke, hiç olmasaydım da; Mahide teyze ”Mücahit nerde?” diye sormasaydı, keşke. Ben kendi içimde bir savaş verirken, epey bi yol yürüdük Vedat’la. Bir şeyler sormak, onun ağlamasına konuşarak ara vermesini sağlamalıydım. Ama dilim tutulmuş gibiydi, bir şey diyemedim. Vedat yaşlarını silip, sigara istedi. Fırsat bilip ”çok içtin oğlum, yeter!” dedim. Uzattığı elini geri çekti. Tahmin ettiğim gibi olmadı. Vedat’ın bana küfür edip, zorla sigara almasını beklerken, garip bir şekilde sustu. Koca bir balyozla kafamı eziyorlar gibi bir hisle, cebimden sigara paketini çıkarıp Vedat’a uzattım. Biraz önümde yürüyor olmasından faydalanıp omzuna dokundum, çevirdi yüzünü bana doğru. O her kavgada, kafası kırılma bile gözleri yaşarayan adam, kıpkırmızı gözlerle paketten bir sigara çekti, elleri titreyerek. Bir şey diyeceğini zaman belli ederdi bunu Vedat. Karşıdakine bunu hissettirmek için de, gözlerinin içine içine bakardı. Uzunca bir bakıştan sonra ”beni kaç defa seni alıp getireyim diye evden kovdu Mücahit. Çıkıp seni arayacağım bir yer bile yoktu.” dedi. Haklıydı. Çünkü ben giderken, her şeyimle gitmiştim memleketten. Kimseye haber vermeden, en ufak bir telefon numarası bile bırakmadan, sessiz sedasız gitmiştim. Benim anne yarım Mahide teyzenin ardımdan ağlayacak olmasını ve bir gün ben daha ona sarılamadan öleceğini düşünmeden gitmiştim, ah eşşek kafam!  Vedat sigarasından derin bir nefes alıp ”niye gittin lan piç? niye gittin? Bi’ bok olabildin mi bari? ben sen yokken, kaç defa dövüleceğim adamlardan dayan yedim lan. Sırf sırtımı sıvazlayacak olan Mücahit yok diye, kaç kere ağladım amınakoyim.” diye ağlayarak azarlamaya başladı beni. Susup, içini boşaltmasını bekledim. Konuşsun istiyordum çünkü. Rahatlasın, bana sarılsın ve sabah olsun. Başka bir şey istemiyordum. O an kafamdan Vedatgilin mahallemizden gitmesinden, otobüse binip memlekete gelişim arasında geçen 12 yılı geçirdim. Neler oldu da, bu hale geldik diye düşündüm. Nasıl böylesi bir ağlamaklı hayatla keşisti yolumuz; hala anlamış değilim. Bir yandan da Vedat’ı dinliyor, lafa gireceğim yeri bekliyordum. O sitemine sitem katarak ”annem öldü lan, annemiz öldü. Hani her sabah erkenden kalkıp, kuşlar için balkona ekmek koyan kadın var ya; o artık yok işte. Cenazesinde sarılsaydım lan bari sana! Ama yoktun amınakoyim, okulunu düşünüyordun sen, büyük adam olacaktın güya geçmişini siktiğim!” diye saydırıyordu bir yandan da. Aslında Vedat, ne gitmeme ne de onunla olmayışıma kızmıştı. O yalnızca, annemiz ölünce bana sarılmadığına kırılmıştı. Paramparça olmuştu. Ben olsam, Vedat’ı kaldırıma yatırıp ağzını, burnunu yumruklardım. Buna hakkım vardı çünkü. Bizim çocukken kaldırımda oturup gazoz içerken birbirimizi verdiğimiz sözlerden biri de buydu; ne olursa olsun, hangimiz bir şey kaybetsek diğeri onun yanında olacaktı. Ama ben sözümü tutmadım. Gittim, bir daha da geri gelmedim. Bu yüzden Vedat, alıp beni en yüksek uçurumlardan atsa, ”neden” diye soramam. Nedeni açık çünkü; kardeşime verdiğim sözü tutmamıştım. O yüzden içinden geldiği gibi bağırsın istedim. Tüm şehir duysun, benim nasıl bir insan olduğumu. İnsanlar uyansın ve yüzüme tükürsün. Çünkü bunu hakedecek ne varsa, hepsini yaptım. Diğer insanlarca önemi yoktu belki. Ama bizde böyleydi. Sarılmak, bir fetihti bizim için. Ve ben kardeşimi, savaşa yalnız göndermiştim. O affetse bile, ben asla affetmeyecektim kendimi. Başımı kaldırıp yüzüne baktım, hala ağlıyordu. Yanımızdan geçen insanlar, giderek azalmış hatta en son geçen, bundan yarım saat önce geçmişti. Saat üç olmuştu. Kolundan kavrayıp ”hadi, eve gidelim; konuşuruz yine” dedim. Eve doğru yürürken, ikimiz d epey bi sustuk. Suskunluğu ben kapıyı açarken, Vedat bir şey uzatıp ”al dedi, sana mektup bırakmıştı” dedi. Afalladım. Kaldırımda bıraktığımı zannettiğim balyoz kafama sert bir darbeyle tekrar indi. İçeri girip aldım elinden mektubu. Açıp okumayı sonraya bıraktım. Eğer şimdi okursam, balkondan atlayabilirdim. İçimi kemiriyordu yine. Acaba ne yazmıştı? Beni özlediğinden ve gelmemi istemsindne başka ne yazmıştı acaba? ”Okumayacak mısın?” dedi Vedat. Kafamı iki yana salladım. Anladı o da, okumamam gerektiğini. Mektubu koyduğum sehpadan alıp ”bari üzerindeki yazıyı oku” dedi. Aldım, elimde bayağı tuttuktan sonra, yüzünü çevirdim. Yumruk tekrar oturdu gırtlağıma, nefes alamıyordum. Bir mektup yüzüne ancak bu kadar ağlabilinirdi. Ağlayarak okuduğum o cümle, artık sol mememin iki parmak aşağısında sıcak bir kurşun gibi duracaktı her zaman, bilmiyorum. Cümleyi çıkıp balkonda bağırsam, insanlar eni taşlayarak öldürürdü. Bunun yerine Vedat, yüzümün tam ortasına sert bir yumruk indirsin diye, onun duyacağı şekilde okudum:

”sana gelen, bana gelsin oğul. Üzme kendini.”

Yüzüme yumruk beklerken, bir hıçkırık duydum sol kulağımda. Vedat, yumruk atmak yerine ağlıyordu. Mektubu açıp okumaktan vazgeçtim. Zarfın üzerinde yazan cümle, bana bir ömür yeter diye düşündüm. Zihnimde harf harf gücüne güç katıyor olsa da, ağlamıyordum. Çünkü bir erkek ağlıyorsa, diğerinin ağlama hakkı elinden alınmıştır. Zarfı kanepenin kenarında duran sehpaya koyup, Vedat’a yanaştım. Ellerimi onun omuzlarına koyup koymamakta kararsız kaldım. İyi gelir diye, paketinden aldığım sigarayı yakıp Vedat’a almadı. Ben küllükte sigaranın kafasını ezerken, yüzüme acı acı baktı öylece. Yetti bana, şu koca dünyanın en iğreti adamı bendim artık. Ne yapsam, aklanmayacaktı bu kirli vicdanım. Evin havası değişsin diye kalkıp Vedat’a pijama ile hırka aldım içeriden. Bunca zaman kendisiyle bile konuşacak milyonlarca konusu olan ben, dilimi söküp almıştım gırtlağımdan. Çünkü bundan sonraki tüm kelimelerim, ya sakat ya da ölü doğacaktı ağzımdan. Kalkıp üstünü değiştirmesini bile söylemedim. Üstümü değiştirip dolaptan iki bira aldım. Birini açıp Vedat’ın önüne koydum. Lafa girmem gerekiyor diye hissettim bir an. Oturuşumu düzeltip ”keşke ben ölseydim.” dedim. Vedat, önüne koyduğum birayı ağır ağır yudumlayıp yerine bıraktı. Sigarasından uzatıp, kendisine de yaktı bir tane. Bir şeyler desin diye bekledim. Demedi. Ben de sırtımı kanepeye dayayıp, kapattım gözlerimi. Mahide teyzenin bana gülüşünü, Vedat’la maceralarımızı falan anımsayıp durdum. Bir keresinde Vedat’la bisiklet yarışına tutuşmuştuk. Kazanan o günkü gazozları ısmarlayacaktı. Hızını kesiyor bahanesiyle, ayakkabılarının indirip süreceğini söylemişti o zaman. Okulun köşesine kadar ilk giden kazanacaktı. Ayakkabılarını başlangıç çizgisine bırakıp bindi bisikletine. Kan, ter içinde bitti yarış ve ben kazandım. Ama olayı aklımda tutan kazanmış olmam değil, geldiğimizde Vedat’ın ayakkabılarının yerinde olmamasıydı. O gün babamın bana aldığı spor ayakkabıları vermiştim Vedat’a giysin diye. Mahide teyzeye de gidip ”anne, biz Mücahit’le ayakkabıları değiştirdik” demişti, aptal çocuk. Olayı hafif tebessüm haliyle Vedat’a anlattım, beni dinlediğinden emin olmasam da. Gülümsedi o da. Sanki kalkıp, evde hüzne, gama, kedere ya da derde dair ne varsa, balkondan aşağıya attım gibi oldu. O kasvetli, ağlak hava,yerini Vedat’ın gülüşüne bırakmıştı. Bunu fırsat bilip, ”kalk üstünü değiştir de, bir şeyler yiyelim” dedim. Birasını bitirip kalktı ayağa. Ben de mutfağa geçip yiyecek bir şeyler hazırlamaya koyuldum. Mutfaktayken duyacağı şekilde ”Ayşe mevzusunu unutmadım ha, anlatacaksın.” dedim. Benim içim ölü kaynıyordu ama belli etmedim Vedat’a. Gülmesi, keyfinin az da olsa yerine gelmesi yeterdi benim için. Ben, nasıl olsa buluyorum bir yolunu uzun yolda ayakta kalmanın. Ama Vedat, kocaman kardeşim, içinde bir çocuk parkı taşıyordu. Ona, bunu belli etmemem gerekiyor. Yoksa üzülür, bir de benim için ağlardı.

Mutfaktan elimde tepsiyle gelirken, Vedat’ın pencereden baktığı gördüm. O an ağlamıyor olmasını diledim. Çünkü daha yeni atmıştım evden o buruk şeyleri. Yüzünü bana döndüğünde, ağlıyordu. Kahrettim. Tepsiyi yere koyup ”hadi amına koyim” dedim, ”ömrümüzün geri kalanın da ağlayalım.” Kızdığımı anlayınca, bir çocuk edasıyla gözyaşlarını sildi ve ”dayanamıyorum abi, aklımı oynatacağım. Öldüğünden beridir ağlıyorum. Şimdi evde beni bekleyen biri nasıl olmaz? Ben ömrümün geri kalanında nasıl dayanırım bu koyu karanlığa? Her çocuk, neden annesiyle ölmüyor?” dedi. O an yine ”keşke ben ölseydim” diye geçirdim içimden. Çaresizce gidip sarıldım. Çünkü sarılmak, diyecek bir şeyi olmayanların kurduğu küçük bir ülkeydi. Ağladım ben de. Hıçkıra hıçkıra, çay ocağında Vedat’la karşılaştığımdan beri, içimde ne kadar tuttuysam o kadar ağladım.

Öğlene doğru kalktığımda, Vedat’ı yine pencerenin önünde sigara içerken buldum. Hiç uyumadığı gözlerinden belliydi. Niye uyumadığı sormadım. Yanaştım yanına, ayaklarımın dibindeki bira şişelerini gördüm. Şişeleri ve taşan kül tablasını önünden alırken alaycı bir ses tonuyla ”çay koyayım da, kendimize gelelim Vedo kardeş. Ne dersin?” dedim. Kafasını olur diyerek önüne doğru eğdi. Çayı koyup bakkaldan sigara almaya çıktım. İki sigara, kahvaltılık bir şeyler alıp çıktım eve. Vedat, oturduğu yerden kalkıp kanepe oturmuştu. Gözüm, o an sehpada mektubu aradı ama yoktu. Anlaşılan Vedat, alıp okumuş ve bütün gece uyumamıştı. Mutfağa gidip çayı demledim. Paketin birini açıp ikimize de birer sigara yaktım. İçimi kemiren o duyguyu daha fazla saklayamayacağı anlayıp, mutfağa doğru giderken ”ne yazmış?” dedim. Bir şeyler demesini beklemeden girdim mutfağa. Çünkü ne derse desin, ben bozuk bir para gibi kaldırıma düşüp, kafamı gözümü yaracaktım. Bir yandan kahvaltı yapıyor, bir yandan da soruma cevap bekliyordum. Ne söyleyecekse söylesin artık. Daha kaç kere ölebilirdim ki? Çayları tazelerken, ”keşke sen ölseydin” dedi Vedat. İçim yandı. Saatler önce, bunu dileyen ben değildim sanki. Ama bir başkasından duyunca, insanın içine bir köstebek gibi yer edip, durmadan kemiriyor nefes alan yerlerini. İkimiz de başımız öne eğip durduk. Dişlerimi sökülüyor gibi hissettim bir süre. Sonra yine celallenip ”seni affetmenin yolu yok lan, orospu çocuğu!” diye bağırdı Vedat. Mektupta Vedat’a bunu söyletecek ne yazıyordu ki? Vedat, öfkeyle mektubu yüzüme fırlatıp kalktı masadan. Ve gözlerim kapalıyken duyduğum tek şey, dış kapının o lanet sesiydi. Evet, Vedat gitmişti. Hem de yüzümü annesinin elleriyle tokatlayarak.

Mektubu düştü yerden kaldırıp avuçlarımda sıktım. Sigara yakıp çöktüm kanepeye. Mektubu okumadan öldürmek istedim bir an kendimi. Sonra ”ya Mahide teyze, mektupta yaşamamı istiyorsa?” diye geçirdim içimden. Bir an önce mektubu okumalıydım. Mektuba da ”oğlum” diye mi başlamıştı acaba? Ya da ölürken yanında olmayışımdan ötürü yalnızca ismimle mi hitap etmişti, canım annem? Kestiremedim. Açıp okumak, zor geliyordu. Bir tünelin ucunda trenin gelip kendisine çarpmasını bekleyen bir adam gibi, öylece baktım kağıda. Bir sigara yakıp, cesaret bulmalıydım. On iki dal sigaradan sonra, sigaranın da işe yaramayacağını anladım. Ama bir yolunu bulup okumalıydım. Yerimden doğrulup çaydan bir yudum aldım. Pencerenin önüne, Vedat’ın kalktığı yere oturup açtım mektubu. Evet, ”oğlum” diye başlamıştı. İçim akarsu serinliğiyle çalkalandı bir iki saniye. Gözlerimi kapatıp, beni duyduğun şüphe duymadan ”annem” dedim, üç kere. Şimdi mektubu katlayıp kaldırsam, üç ay mutlu mesut yaşarım. Ama yapmadım. Okumam gerektiğini hatırladım yine. Çünkü ”oğlum” diye başladıysa, ”seni seven annen” diye bitirmiştir mektubu. O cümleyi görmeden ölmemeliydim. Keşke insanlardan kesip atmam, ancak bu cümleden sonra olmalıydı.

Gözlerimle oğlum hitabının aşağısına doğru indim. İki satır arasındaki boşluk, o an, bana dünyanın en uzun yolu gibi geldi. Yolu tamamlayıp cümle başına değdi gözlerim. Ve okuduğum cümleyle, başımı demir mengenenin arasına alıp gözlerim yuvalarından ayrılıncaya dek sıktılar. Nefes alamadım. Mektubu katladım. Pencerenin iki yanına ellerimi dayayıp, genzim yanana kadar havayı soludum. Mektubun o ilk cümlesi, içimi kemiren köstebeğe hız kazandırmıştı. Ağzımdan dökülüyordu dişlerim. Artık içimdeki sancının kalbimi kemirip, beni öldürmesini beklemeliydim. Mektubu alıp tekrar açtım. O ilk cümle, o ilk hançer, o ilk kurşunun izi, yüreğimden silinmemeliydi, ders olmalıydı bana. Vedat’ın da bu cümlede bana bir daha kırıldığını anımsayarak tekrar okudum:

”sen gelmeden ölmeyeceğim ama yine de…”

Okuduğum cümleden sonra, mektubu rafa kaldıralı on dört gün oldu. Alıp gerisini okumaya erişmedi kalbim. Öylece kaldı bir kenarda. Ben onun ağrısıyla yatıp kalkarken, bir yandan da Vedat’ı bekledim. Gelip, bana bağırdığı için özür dilemesini ve sarılmasını bekledim. Gelmedi. Beni affetmenin bir yolunu bulamadı belki de, bilmiyorum. Mektubu okumaya zorluyordum kendimi sürekli. Bir yanım da, okumamam için savaş halindeydi benimle. Çünkü okursam, Vedat gibi kapıyı çarpıp çıkacağımdan korkuyordum. Bir insanın kendisinden giderken, kapıyı çarpıp çıkması -elbette ki- intihardır. Ama daha zoru bekledi hep beni: mektubu okumak…

O gün eve yiyecek bir şeyler almak için dışarı çıktım. Bir kaç şey aldıktan sonra, eve dönmek istemedim. Biraz hava alayım diye, şehri turladım saatlerce. Aslında Vedat’ı arıyordu gözlerim. Bir yerlere ona rastlarım diye bütün dükkanlara bir şeyler sordum. Ama yok. Vedat, ya şehrin gezmediğim kısmında kaldı ya da… Ama Ayşe burdayken gitmezdi Vedat. Deli aşıktı çünkü. Ayşe ona öl dese, ikiletmezdi. Bu yüzden az da olsa sevindim. Vedat’ın bir gece vakti gelip kapımı çalma ihtimali, hala vardı. Ne güzel. Eve döndüğümde bir hala yorgun bir halle kanepe yığdım kendimi. Tam doğrulup aldıklarımı buzdolabına yerleştireyim derken, kapı çaldı. Gelen Vedat’tı. Yani bir an için, hayatta en çok istediğim şey buydu. Kapıyı açtım. Karşımda Vedat’ı görünce, içeri geçtim. Öylece yüzüne bakıp içeri geç diyemezdim. Kalbim kaldırmazdı, evimden yüzüme mektup fırlatarak çıkan birine bir şeyler demeyi. O içeri girer, pencere kenarındaki sandalyeye otururdu zaten. Biliyorum. Öyle de oldu. Mahçup bir edayla geçip sandalyesine oturdu. İlk o bir şeyler desin diye, yarım saat bekledim. Anlaşılan Vedat, bu defa dinlemeye gelmişti. Susmaya, benim ona sarılmama gelmişti. Kalkıp elimi omzuna koyarak ”yüzünü düşürme oğlum, ben olsam seni balkondan atardım. Sen yüzüme mektup fırlatmışsın, çok mu?” dedim. Yüzü değişti, bu tepkimden sonra. Gülümser gibi oldu. Yerinden doğrulup, sıkıca sarıldı bana. Şimdi de en çok istediğim, Vedat’ın ağlamaması. Ağlarsa, her şey başa sarar. Ben yine kendimi balkondan atardım. Çenemi omzuna dayayıp ”ağlamasın allahım, bu defa herkes ağlasın. Ama Vedat ağlamasın, n’olur” diye yalvardım bunca zaman göğsümdeki ağrıyı izleyen rabbe. Öyle de oldu. Vedat ağlamak yerine ”çay koy da, senden özür dileyeceğim” dedi. İçimin sancısı, yerini berrak bir suya bıraktı. Huzurla doldum. Artık her şeyin düzeleceğini düşündüm. Artık mektubu okuyabileceğimi bile düşündüm, raftaki mektuba bakarken.

Eve gidip saatlerce ağladığını, bana olan anlık öfkesini ve Ayşe’yi anlattı uzun uzun. Anlatırken yüzünün güldüğünü görünce, içimden defalarca teşekkür ettim onu doğuran anaya ve Ayşe’ye. Beni de böyle bir kadın alacak uçurumun kenarından diye düşünüp gülümsedim. Belki Vedat gibi bembeyaz bir kalbim yok ama çok iyi çay demlerim. Vedat bilir, benim de öyle bir kadına ihtiyacımın olduğunu. Bu yüzden ne zaman Ayşe’den bahsetse, çoğu güzel şeyleri atlardı. İçim acımasın diye. Özlemle kavrulup sarılırken, ağlamayayım diye. Vedat anlatıp durdu bir kaç saat. Dinledim büyük bir şevkle. Bir kaç saat daha anlatsa, dinlerim. Çünkü kardeşimin mutlu olması, acıların çoğuna göğüs gerdim demektir. Anlatmak yorulduğundan olsa gerek, ”yine çok konuştum lan. Sen de sus demiyorsun zaten. Buldun yalnızlığın çaresini, dinle tabi. Pezevenk.” dedi. Gülüştük öyle.

Sürekli mektuba bakıp durduğumu görünce, yüzü ekşidi Vedat’ın. Bir şey demedi belki. Ama mektubu hala okumadığımı anladı. Korkak olduğumu, bazı şeylere gücümün ve kalbimin yetmediğini anladı. Başımı öğe eğip ”okuyamadım bir türlü, cesaret edemedim.” dedim. Beni anlayacağını düşündüm. Kolay değildi çünkü. Bilmeliydi. Kalkıp mektubu bıraktığım yerden alıp ”aç, oku. Yoksa kalkıp giderim Mücahit.” dedi. Kalbim yine ağrıdı. Bunu hiç düşünmemiştim. Bu ihtimalden kaçmıştım hep. Ama bu defa kaçamadım. Tüm kapıları kitledi Vedat ve ”oku” dedi. Çaresiz, aldım Vedat’ın elinden mektubu. İçinde kanayan bir yara varmış gibi, hala sıcacıktı. Bir kağıda, zarfa bu kadar anlam yükleyeceğimi söyleseler, inanmazdım. Acemisiymişim gibi bu acının, gözlerim yaşardı. Açtım zarfı ve çıkardım içinden kanayan yarayı. En son iki cümlesini okuduğum mektup, gürültüyle bana doğru yaklaşan bir kalabalık gibiydi. Korkarak en son okuduğum cümleden sonrasına indim. Mahide Teyze, karşımda oturuyormuş gibi ”sen gelmeden ölmeyeceğim ama yine de haylazlığın tutar da gelmezsen, bu mektup ellerim gibi dursun ellerinde oğlum” dedi. Giderek ağırlaşan bir mektubu ancak anne yazabilirdi zaten. Kalbimin bir köşesinde, adını ”belki annem ölmezdi” koyduğum sancı, giderek büyüdü. Ağzımdan taştı ateşi. Ağlayarak devam ettim okumaya; ”sen Vedat’ım gibi sarılırdın bana. İkinizi hiç ayırt etmedim. Çünkü sen ne zaman anneni özlesen, kalkıp bana geldin. Ben de göğsümü ikiye ayırdım sen her geldiğinde. Anneliğim Vedat’tan sonra, sancı çekmeden bir oğul daha doğurdum. Seni doğurdum Mücahit.”

İçimin ateşi ağzımdan taşıp kanepeyi, ordan da tüm odayı sardı. Daha fazla devam edemedim. Yüreğimi kustum kağıda, okuyamadım gerisini. Vedat’la göz göze gelmemek için kalkıp doğruca odama geçtim. Ağlamaktan ölmeliydim bu gece. Balkondan atlamak, kolay bir ölüm olurdu benim için. Bu yüzden ağlamayı seçtim. Ağlayarak ölmeyi seçtim. Beni oğlundan ayırmayan, beni doğurmuş kadar kadar seven annemize sarılarak ağladım. Vedat gelip başımı okşayarak ”sen ağlayasın diye yazmadı oğlum mektubu. Kendine gel” dedi. Ama bunu ağlayarak söylediği için pek işe yaramadı. Oturup saatlerce, hiç konuşmadan ağladık Vedat’la. Yaşlarını silip yerinden doğruldu Vedat. Buğulanmış sesiyle ağlamamı böldü benim de;

”kardeşim, ağlama!” dedi, ”annem kızıyor.”


sen de bir fanisin leyla,
jiletin varsa göstereyim.





Çevrimdışı The Umution

  • İleti: 15
  • Cinsiyet: Bay
  • BASS CANNON
Ynt: Belki Annem Ölmezdi - antikadam
« Yanıtla #1 : 04 Mayıs 2017 20:34:24 »
Ağlamama vesile olduğun için sağol kardeşim, İhtiyacım olduğunu anladım. Abinin başı sağolsun.

Çevrimdışı Alex Svetlana

  • Önceki Nick : [qeF]overrun)
  • İleti: 682
  • Cinsiyet: Bay
  • bei dir lauft
Ynt: Belki Annem Ölmezdi - antikadam
« Yanıtla #2 : 04 Mayıs 2017 21:31:01 »
rez okurum

edit: efsoymuş yazanın eline sağlık
« Son Düzenleme: 05 Mayıs 2017 18:21:03 Gönderen: Alex Svetlana »

Çevrimiçi Berat

  • Önceki Nick : thenight
  • İleti: 1717
  • Cinsiyet: Bay
  • Iron from Ice ! Winter is here !
Ynt: Belki Annem Ölmezdi - antikadam
« Yanıtla #3 : 04 Mayıs 2017 22:39:09 »
3 dal bitirdim okurken ciğerimi söktü aldı resmen be semih. Başı sağ olsun bu bloğu yazan abimiz ve kardeşi gibi bildiği dostunun. Bu arada alıntılayabilirmiyim bir gruptaki herkesin okumasını istiyorum da..

Çevrimiçi The Gangster

  • İleti: 1121
  • Cinsiyet: Bay
  • ♛ lil Probe'inn Team ♛
Ynt: Belki Annem Ölmezdi - antikadam
« Yanıtla #4 : 04 Mayıs 2017 22:54:21 »
3 dal bitirdim okurken ciğerimi söktü aldı resmen be semih. Başı sağ olsun bu bloğu yazan abimiz ve kardeşi gibi bildiği dostunun. Bu arada alıntılayabilirmiyim bir gruptaki herkesin okumasını istiyorum da..

alıntılayabilirsin dostum. fakat hikaye gerçek mi yoksa kurgu mu hiç bilmiyorum. sormaya cesaret edemedim.


sen de bir fanisin leyla,
jiletin varsa göstereyim.